Duygu’yla Başlayan Serüven






“İnsan bastırdığı duygunun esiri olur.”


Doğru! İnsan duygularını bastırmamalı. Yaşamalı, o duyguyu gerçekten hissetmeli… Duyguyu bastırmak eziyettir insana. Bilirim. Ama ya bu duygular şeytani duygular ise? Ne dersiniz, sizce yine de bastırılmamalı mıdır? 

Bence tam da bu noktada bastırılmalı duygular. Zira rahmani olmayan her duygu zaten kendinin esiri eder insanı. Bastırmak zor gelecektir. Bedenine, ruhuna ve kalbine…Bu noktada zor olanı kolaya çevirmek de tamamen bizim elimizde. Mesela ben, bastırmıyorum hiçbir duygumu. Esiri olmuyorum hiçbir zaman. Çünkü benim yaz-mak gibi bir özgürlüğüm var. Alıyorum elime kağıt kalemi döküyorum içimdekileri satırlara. Kalem, kağıt ve satırlar taşıyor benim yükümü. Duygularımın iyiliğine kötülüğüne aldırış etmeden… Bana ağır gelen tüm duyguları yükleniyorlar. Hafiflemek bu kadar kolay esasen. Yaz-mak.

Demeyin ki bu kız sürekli yazmaktan bahsediyor. Öyle! İnkar etmiyorum. Ama ben çoğu sıkıntı ve zorluğu yazarak atıyorum içimden. Bir nevi terapi 🙂 İşte bu yüzden, duygusunu bastıranlara, inatla yazın demek için burdayım. 
Benim yazma serüvenimi de anlatayım size 🙂
Yaklaşık bir sene önce instagramda bir sayfa keşfetmiştim.
‘Kültür Sokak’
Bir yarışma düzenlemişti. Beş altı cümleden oluşan bir yazı yazmıştık katılımcılar olarak. 




Ben de bir hevesle en sevdiğim fotoğraflarımdan biri olan bu fotoğraftan esinlenerek şu satırları yazmıştım;
Kitaplar…
İnsanın huzuru ve dinginliği tam anlamıyla bulduğu tek adrestir. Dünyanın sahte vaadlerini bir köşeye bırakıp daha gerçekçi dünyalara kapılar aralayan, hayatı ve insanları anlamada en önemli etkendir. Kitap deyince ‘dost’ kavramı gelmeli akla. Her anında yanında olan, yoldaş, sırdaş ve tek sığınak. Kitap demek başvurulası en güzel adres demek. Okuyalım. Okuyalım ki kitaba dair yazılanların yalan olmadığını görelim. Okuyarak hissedelim bu gerçeği.
Yazdıklarımın sıradan olmasına rağmen yarışmayı kazandım. Ya fotoğrafı beğendiler ya da yazıyı bilemiyorum. Ama iyi ki diyorum. İyi ki ben kazandım. İşte hikaye burada başlıyor aslında. Yazmaya tam da bu noktada başladım. Gerçek anlamda yazmak…
Cânım Duygu, bana güzel hediyelerinin yanında bir kart göndermişti. Kartın üzerine yazdığı birkaç satırı yazayım size;

“İçinden ne yazmak geliyorsa, ne zaman yazmak geliyorsa yaz! Hiç kimseye anlatmak istemediğimiz bir şeyler olduğunda kağıt ve kalem bizim en büyük dostumuz, sırdaşımızdır, unutma! Ve oku! Dünya o kadar kirli ki kitaplar bizi temiz dünyalar da saklayan ayrı birer dünya gibi!!!”

Takip etmek isteyenler için bir de sitesi var sevgili Duygu’nun, Tık-tık
Edebiyat, kültür ve sanat içerikli yazılarını keyifle okuyacaksınızdır 🙂

Bir de Cânım Ablam‘ın desteği. Onu es geçemem. Devam etmesini sağlayan da odur. 
Hayatıma öyle güzel insanlar girdi ki, öyle güzel insan tanıdım ki ne kadar şükretsem az kalır. Elhamdulillah Rabbim. Karşıma güzel insanlar çıkardığın için şükürler olsun…
Siz de yazın cânım okur. Yüreğinize ağırlık veren her şeyi yazın. Anlatmak istemediğiniz ne varsa yazın. Ardından gelecek olan güzelliklere inanın. Yazdıklarınızı birinin beğenmesine gerek yok. Korkusuzca yazın o yüzden. İçinizden geldiği gibi…

Kahve Kokulu Posta ♡

Kahveyi sevenler koşsun gelsin buraya! 
Öyle güzel bir posta aldım ki geçenlerde, hala içimde sevinci. Zarfı açıp açıp bakıyorum sıklıkla 🙂 Kokusunu içime çekiyorum. Ohh, mis!
Neyi kokluyorsun demeyin hemen 😀 Bakınız bi ne imiş kokusunu içime çektiğim şey.

Bu güzelim, cânım kahve çekirdeklerini postanın içine iliştiriveren bal kız, naif insan tabiki Lila
Notunda belirtmiş,” kendimden bir parça hediye ediyormuşum gibi ” diye. Ben şimdi nasıl sevmem bu güzelim çekirdekleri, nasıl saklamam ömür boyu. Ve nasıl tazelemem burnumdaki kokularını 🙂 Kahveyi ne çok sevdiğimi söylememiştim daha önce sizlere. Söylüyorum, şimdi öncekinden de çok seviyorum!


Allahım! Bu ne mütüş bir karttır. Kahve çekirdeklerinden sonra kalbimden vurulmama neden olan bu minnoş kartı kendi elleriyle hazırlamış Canım Lila. Totoro’yu sevdiğimi görmüş ve bunun üzerine hazırlamış. Ne de ince düşünmüş öyle değil mi? Güzel insan, böyle tam Totoro kadar -büyük- sevgiler ve de teşekkürler sana! İçimdeki çocuğu pek bi sevindirdin zira 🙂

Bunlar da diğer kartlar. Hepsi birbirinden güzel yahu! Yanlarına da kitap ayracı iliştirmiş ki ben mutluluktan kanat çırpayım bulutlara. Yoksa başka türlü duramıyorum yerimde 😀
Bakın işte, özetle;
Bir insanı mutlu etmek bir posta ile pek tabii mümkün. Öyle büyük şeylere gerek yok. Yüreğinizi açmanız, misafir olmanız anılarına. Dost ve yoldaş olmanız, ufak detaylarla bir ömür elinden tutmanız… Çok kolay canım okur.

Nermincim,
Öncelikle geciktirmiş olduğum postan için özür diliyorum. Allah’ın izniyle en kısa zamanda elinde olur.
İlk defa göndermiş olmana rağmen, kendimi hiç yabancı hissetmedim postana. Uzun zamandır yolunu gözlediğim bir paket gibiydi. Her şey için çok teşekkür ediyorum. Yüreğine, emeğine sağlık 🙂
Kahve kokulu öpücükler ♡

MİM #2 | UYARLAMACA

Elifim beni ikinci defa mimledi 🙂 
İlk mim soruları çok eğlenceliydi! Zevkle cevapladım. Şimdi pek bi güzel konu hakkında hazırlanmış sorular var önümde. Öncelikle daveti için biricikime teşekkür ediyorum sonra da başlıyorum cevaplamaya 🙂 Elif’in cevaplarını zevkle okuyacağınızdan eminim 🙂 Buyrun Tık-tık

1) Uyarlama dizi/film seyretmeyi sever misiniz? Ne sıklıkta uyarlama dizi/film seyredersiniz?
Pek sevmem maalesef. Bunun nedeni ise önce kitabı okuyup sonra uyarlamasını izlemem olabilir. Genel anlamıyla baktığımda okuduğum kitapları hayalimde kendimce uyarlamışımdır ben. İzlediğim uyarlamalar hayallerimdekiyle uyuşmuyorsa şayet üzülüyorum. Zira çok fazla etkilendiğim bir kitap benim için yeni dünyalara kapı aralamış oluyor ve uyarlamanın bu kapıyı kapatması söz konusu, çoğu zaman. İşte bu yüzden minik bir tavsiye, önce uyarlamayı izleyin. Sonra kitabı okuyun. Ya da iyisi mi uyarmaları izleyip hayallerinizin sınırlarını kısıtlamayın ve kendi hayal gücünüzle yeni sınırlar çizin 🙂

2)Şu zamana kadar en sevdiğiniz ya da başarılı bulduğunuz uyarlama film hangisiydi? Cevabı neye göre verdiniz?
Uçurtma avcısı! Başarılı bulmamın sebebi filmin kalitesinden ya da işlenişinden değil. Konusu…
Bir çocuğun hayatını, masumiyetini ve hayallerini neden kirletirler ki?
İçimde bir yer öylesine acımıştı izlerken. Ve ben o acının tadını hala hissediyorum.

3)Şu zamana kadar en sevmediğiniz veya başarısız bulduğunuz, uyarlamayı yapanlara “neden yaptınız bunu neden?” diye sorduracak uyarlama film hangisiydi? Neden böyle düşünüyorsunuz?
Ben öyle çok uyarlama izleyen biri değilim ne yazık ki. O nedenle sadece belli başlı eserlerin uyarlamasını izlemişimdir. Onlardan biri de ‘Şeker Portakalı’ydı. Ama hiç tat alamadım! Nefret ettim. Fazla kötüydü. Bilmiyorum neden? Belki bu kez filmin kalitesinden dolayıdır. Ya da Zeze’yi daha masum ve sevimli hayal ettiğim içindi.

4)Şu zamana kadar en sevdiğiniz veya başarılı bulduğunuz uyarlama diziyi nedenleri ile birlikte söyler misiniz?
Şüphesiz Sherlock! Bu konuda kesinlikle Elif’e katılıyorum. Adamlar yapmış arkadaş! Daha önce Sherlock uyarlaması izlememiştim. Dizisi ilkti. Ve iyi ki diyorum ilk olarak bunu izlemişim. Konuyu birebir ele alıp, kusursuz işleyen bir dizi. Her bölümde yok artık dedirtti. Harikaydı. Hemen şimdi açın izlemeye başlayın derim 🙂

5)Şu zamana kadar en sevmediğiniz veya başarısız bulduğunuz uyarlama diziyi nedenleri ile birlikte söyler misiniz?
Uyarlama dizi olarak sadece Sherlock’u izlediğim için bu soruya verecek bir cevabım yok :/ Bir öneriniz var ise yoruma bırakmanız beni mutlu eder 🙂

6)Diziye veya filme uyarlansa çok güzel olurdu, kesin izlerdim, uyarlanmasını isterdim dediğiniz bir kitap var mı?
Bence kitaplar diziye veya filme uyarlanmamalı. Benim kanaatim bu yönde. Her ne kadar seveni çok olsa da uyarlamaların, ben pek sevemiyorum. Ama dediğim gibi bunun sebebi benden kaynaklı olabilir. İlk önce kitabı oku sonra uyarlamasını izle. Hiç hoş olmuyor. Gerçi tam tersini denesem de fikrim değişmezdi 🙂 Bırakalım kitapların güzel dünyalarını uyarlamalarla kısıtlamayalım. Çünkü bir kitap milyon tane dünya demek. Her okuyan farklı yerlere kanat çırpar. Oysa uyarlamalar herkesi aynı yere götürmekte…

İşte, benim cevaplarım 🙂
Sıra sende sevgili okur. Yapmadıysan eğer mim’lendin ♡

İlk Kolaj Çalışmam

İlk kolaj çalışmamı sizlere sunmaktan mutluluk duyuyorum efenim 🙂 
Bildiğiniz üzere bir kartpostallaşma etkinliği düzenledim. Etkinlikte eşleştiğim cânım Nermin, ve bir de katılanlar arasından kura ile seçtiğim cânım Ablam için bu zarflar ♡

Bu kolajlama işi harika bir şey! Ben yaparken çok eğlendim. Ama tabi biraz zamanımı aldı. Neyi nereye koysam, bu buraya uydu mu? Yok yok bu burada olmasın. Şunu da şuraya alayım. Bakayım, heh! Şimdi oldu sanırım. 😀
Daha neler neler.
 Ama olsundu, kağıtlarla haşır neşir olmak, bantların içinde kaybolmak ve emek vermek sevdiğin birine… Paha biçilemez güzellikte bir şey.
Ben bunları çok sevdim. Ve bende ilk olmaları hasebiyle önemli bir yere sahipler 🙂 İlkler ama son da olmayacaklar ♡ 
Umuyorum sahipleri de beğenir ^^
Gününüz mübarek olsun ♡ Cumanın güzelliği peşinizi bırakmasın 🙂 
Sevgiler.

Onarıl-a-mayan Kırıklar








Nedir bu onarıl-a-mayan kırıklar?
Sıradan bir kol ya da ayak kırığı gibi bir şey mi? 
Sanmam! 

Kırılan bir kalp bir gönül ise şayet onarıl-a-maz. Onun dışındaki tüm kırıkların onarılması mümkün Allah’ın izniyle. Ama gerçekten, ağızdan öylesine çıkan sözlerin bir kalbi ne denli yaraladığı pek mühim ve üzerinde özellikle durulması gereken bir mesele. Demeyin ki onun da çaresi var, bir hediye bir çift güzel sözle onarılması mümkündür. Değildir efendim. Açık net! Kendimizi kandırmayalım.

Nasıl bu kadar emin olabilirsin diye mi soruyorsunuz. Buyrun cevabı;

Ben de bunun -onarım eyleminin- imkansızlığını kırdığım kalplerden değil kırılan kalbimden öğrendim. Kırdılar kalbimi evet. Gönlümü darmadağın ettiler. Sonra da hiçbir şey olmamışcasına devam ettiler. Mühim değil. Ben buna kendim için göz yumarım. Yumdum da. Ama bir başkasına bunu yaşatmaktan korkuyorum. Kim bilir kaç kalp kırdım düşüncesi çıkmıyor şu sıralar aklımdan. 
Demeyin ki ne yaşadı da böyle büyük laflar ediyor. Bir söz, ufak bir hareket yetiyor insan kalbini hırpalamaya…


Mesela diyorum, güzel bir hediye hazırlasam kalbini kırdığım herkese. Gönül alsam. Bir umut onarılma belirtisi gösterse kırdığım kalpler, bozguna uğrattığım gönüller. Sonra da diyorum ki, kandırma kendini Ayşenur. Kalp kırmanın hediyesi mi olur! Olmaz pek tabii. Dedim ya öyle kolay bir mesele değil bu. 


Lakin pes edip o kalbi öylece bırakmak da olmaz. 
Bunun için özel çaba sarf etmeli.
Evvela kirlenen kalplerimizi temizlemekle başlamalıyız. Zira bir söz bir düşünce insanın kalbinden doğar. Hal böyle olunca kire günaha bulanmış kalpten nasıl güzel sözler beklenir? Sorarım size, var mıdır günaha bulanmış sözün ve düşüncenin telafisi? Sanmam. Telafi ettik sanarız sadece. Yoksa o kalp o izi hep taşır. Ama bilmeyiz ki o kalpte Allah var. Der ya Yunus Emre Hazretleri,


Gönül Çalabın (ALLAH) tahtı, Çalap gönüle baktı

İki cihan bedbahtı, kim bir gönül yıkar ise”


Kalp temizlendi mi sıra dile geliyor. Kalpten doğanların çıkacağı yer. Kilit nokta! 
Dilimize sahip olduk mu yıkım değil nice inşalar gerçekleştiririz. Dil güzel şeyler söylemeli. Odur onun vazifesi. Peygamberimiz Efendimiz buyuruyor ki,


“Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse ya hayır söylesin ya da sussun!”


Kalp ve dilden sonra, ilim zırhını kuşanmak gerek! İlimsiz insan yılan misalidir. Isırır ve zehirler…
Tehlike büyük, tehlike yakın. Bu tahribattan en hafif hasarla çıkabilmek adına tüm bunları idrak etmek ve özümseyerek hayatımıza tatbik etmemiz gerekiyor. Sebebiyet verdiğimiz yahut verme potansiyeli içinde olduğumuz her an zarardayız. Sözün özü,

“İncitme sen kimseyi, kimseye incinme hem 

Güler yüzlü tatlı dil, her ağzın balı ol.

.
.
.
Güneş gibi şefkatli, yer gibi tevazulu 

Su gibi sehavetli, merhametle dolu ol.”


Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi
Bir de dua bırakıyorum kalplere şifa,
Ey işlere hükmedip gören, gönüllere şifa bahşeden!
Denizleri birbirine karıştırmayıp aralarını ayırdığın gibi beni de cehennem azabından, helâka götüren çağrıdan ve kabirler fitnesinden koru.
Vesselam.